"Mustafa ÇOLAK'ın bloğu"

11/5/2008 - İbn-i Arabî Sempozyumu

İbn-i Arabî Sempozyumu

Türk Kadınları Kültür Derneği TÜRKKAD öncülüğünde Uluslararası İbn-i Arabî Sempozyumu 23-28 Mayıs tarihlerinde yapılacak.

09 Mayıs 2008

Modern Çağ ve Arabi

12-13. yy’da yaşamış büyük mutasavvıf İbn Arabî’yi konu alan sempozyum 23 Mayıs Cuma günü saat 09.00’da CRR (Cemal Reşit Rey Konser Salonu), 24-25 Mayıs günleri ise saat 10.00’da İTÜ Makina Fakültesi Ömer Öcal Giray Konferans Salonu (Gümüşsuyu)nda tertiplenecek oturumlarla devam edecek.

“Modern Çağ ve Arabî Uluslararası Sempozyumu”na, Türkiye, Fransa, Suriye, İspanya, ABD, Singapur, İngiltere, Lübnan, İran ve Fas’tan toplam yirmi bir değerli ilim adamı konuşmacı olarak katılacak.

 

PROGRAM

23 Mayıs Cuma – Açılış

CRR (Cemal Reşit Rey Konser Salonu)

09:00 - 13:00

 

Açılış konuşmaları

 

 

“İbn Arabî'yle "Zaman'ın Ruhu"nu Okumak”

Reading ‘The Spirit of Time with İbn Arabî”

Prof. Dr. Mahmut Erol KILIÇ

Marmara İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Başkanı

 

“Hakîkatin temelleri ve Mârifetullahtaki rolü”

“The Basis of reality and Its Role and Gnosis”

Prof. Dr. Suad el-HAKİM

Lübnan Üniversitesi Öğretim Üyesi - Lübnan

 

“Hayvanların İrfânı”

The Wisdom of Animals”

William CHITTICK

Stony Brook Üniversitesi - ABD

 

 

24 Mayıs Cumartesi

İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi, Makina Fakültesi, Orhan Öcal Giray Konferans Salonu, Gümüşsuyu - Taksim - İstanbul

10:00 11:30

 

 

1. O T U R U M

 

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Mustafa TAHRALI

 

“Şeyhü’l Ekber geleneğinde Nebi’ye Tâbî Olmak”

“The ittibâ' al-nabî in the Akbarian tradition: The Qâb qawsayn of Jîlî”

Claude ADDAS

Araştırmacı Yazar - Fransa

 

“Ve O Adem’e bütün isimleri öğretti: İbn Arabî’ye göre mânevi hilâfetin temeli”

“And He taught Adam all the Names”: the foundation of the spiritual Califate,

according to ibn ‘Arabi”

Denis GRIL

De Provence Üniversitesi - Fransa

 

“Zıddıyla Yazmak: İbn Arabî Düşüncesinde Özgürlük”

“Writing Through Contrariety: Freedom in İbn Ârabi Thinking”

Mohamed MESBAHI

Mohamef V Üniversitesi - Fas

 

 

2. O T U R U M

 

Oturum Başkanı: Prof. Dr. James W. Morris

 

“Yaradılış ve Aşk arasında İbni Arabî”

Bakri ALAUDDIN

İbni Arabî Araştırmacısı, Şam; Suriye

 

 

“Dinlerarası Diyalog: İslâmiyet ve Hristiyanlık; İbn Arabî ve Meister Eckhart”

“Interreligious Dialogue: Islam and Christianity, Ibn Arabi and Meister Eckhart”

Ghasem KAKAIE

Siraz Üniversitesi - İran

 

“Bilginin Geçmişi ve Geleceği: İbn Arabî’nin Eserlerinde İrfani Bİlginin Zamanı”

“Past and Future of Knowledge: The Time of Gnosis in Ibn Arabi’s writings”

Pablo BENEITO ARIAS

Sevilla Üniversitesi

İspanya

 

 

3. O T U R U M

 

Oturum Başkanı: Prof. Dr. William C. CHITTICK

 

“Çin İslamiyeti’nde Varlığın Birliği (Vahdetü’l Vücûd)”

“The Oneness of Being in Chinese İslam”

Sachiko Murata

Stony Brook Üniversitesi - ABD

 

“İbn Arabî Yeni Çağla buluşuyor mu? Çağdaş Batıda Tasavvuf ve Tasavvuf Mâneviyatı: Beshara Hareket Örneği”

“Ibn ‘Arabi meets New Age? Sufism and Sufi Spirituality in the Contemporary West: The Case of the Beshara Movement”

Suha Taji FAROUKI

Exeter Üniversitesi - İngiltere

 

“Modern çağda tahayyül gücünü yeniden keşfetmek: İBN ARABİ’YE GÖRE HAYALİN ONTOLOJİK VE EPİSTEMOLOJİK GERÇEKLİĞİ”

“Reinventing the Power of Imagination in Modern Era: The Ontological and Epistemological Reality of Imagination According to Ibn Arabî ”

Semih CEYHAN

TÜRKİYE DİYANET VAKFI İSLAM ARAŞTIRMALARI MERKEZİ (TDV İSAM) - Türkiye

 

 

25 Mayıs Cumartesi

 İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), Makina Fakültesi, Orhan Öcal Giray Konferans Salonu, Gümüşsuyu - Taksim - İstanbul

10:00 11:30

 

1. O T U R U M

 

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Mahmut Erol KILIÇ

 

“Nasr Hamid Ebu Zeyd’in İbn Arabî ve Modernlik Üzerine Görüşleri”

“Nasr Hamid Abu Zayd on Ibn Arabi and Modernity”

Carl ERNST

North Carolina Üniversitesi - ABD

 

“ ‘Hayret!’: Bütünleşmeye Doğru Bir Paradigma Değişimi”

“‘O MARVEL!’: a paradigm shift towards integration”

Stephen HIRTENSTEIN

Anka Yayınları Kurucu Direktörü ve Muhyiddin İbn Arabî Derneği (MIAS) Dergi Editörü - İngiltere

 

“İlâhî Rahmetin Araçları: İbn Arabî’nin Fütuhat-ı Mekkîye’sinde Yol’dan Hakikate”

“The ‘Instruments of Divine Mercy’ ”: From the Path to the Real in Ibn ‘Arabi’s Meccan Illuminations”

James W. MORRIS

Boston Üniversitesi - ABD

 

 

2. O T U R U M

 

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Carl W. ERNST

 

“İran’da İbn-I Arabi ve Okulu: Geçmiş ve Şimdi”

“Ibn Arabi and His School in Iran Past and Present”

Shahram PAZOUKI

İran Felsefe Enstitüsü, Din Araştırmaları ve Tasavvuf Bölümü - İran

 

“Birleşmiş Bir Dünya Görüşüne Doğru: Kürenin Merkezi ve Merkezin Yokluğu”

“Towards a unified worldview: The centre of the sphere and the absence of centre”

Pilar Garrido CLEMENTE

Sevilla Üniversitesi - İspanya

 

"İbni Arabî ve Hayal"

Karim Douglas S. CROW

Nanyang Teknoloji Üniversitesi - Singapur

 

 

3. O T U R U M

 

Oturum Başkanı: Prof. Dr. Mustafa TAHRALI

 

“İbnü’l-Arabî’ye Göre Gerçek Mutluluğa Erişmenin Yolu: Kimyâ-yı Saâdet”

The Path to achieve Real Happiness According to İbn Arabî: The Alchemy of Happiness”

M. Mustafa ÇAKMAKLIOĞLU

Erciyes Üniversitesi - Türkiye

 

"Tevhid Bilgisinden Îmâna"

Mustafa TAHRALI

Marmara Üniversitesi - Türkiye

 

“Kendini Bilen Rabbini Bilir: İbnü'l-Arabî’nin İnsan Tasavvurunun Anlaşılması”

He Who Knows Himself Knows His Lord: The Understanding of the Concept of al-insan in İbn Arabî”

Ekrem DEMİRLİ

İstanbul Üniversitesi - Türkiye

 


26 Mayıs 2008, Pazartesi

Kapanış

Şam Sheraton Oteli Toplantı Salonu
13:00

 

Kapanış Konuşmaları

T.C. Kültür Bakanlığı adına temsilci

Stephen HIRTENSTEIN

Anka Yayınları Kurucu Direktörü ve Muhyiddin İbnü'lArabî Demeği(MIAS) Dergi Editörü, İNGİLTERE

 

Prof. Dr. Esad Ahmed ALİ

Şam Üniversitesi, SURİYE

 

Cemalnur SARGUT

TÜRKKAD İstanbul Şubesi Başkanı, TÜRKİYE


 

27 Mayıs, Salı

Şam turu ve İbn Arabî Hazretlerini Ziyaret

 

28 Mayıs, Çarşamba

İstanbul'a dönüş

 

 Program broşürünü bilgisayarınıza yüklemek için tıklayınız.

 

 

 

İbn Arabî

28 Temmuz 1165 tarihinde Endülüs’deki Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu. Babası Ali b. Muhammed, Abbasi halifesi Müstencid-Billah’ın kumandanı ve yöre valisi Muhammed b. Sa’d İbn. Merdeniş’in hürmet ettiği bir kişi olup, aynı zamanda filozof İbn Rüşd’ün yakın arkadaşıydı. Amcası Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Arabî ve dayıları Ebu Müslim el-Havlanî ile Yahya b. Yagan da devrin önemli sûfî ve siyâsî şahsiyetleri içerisinde adları geçen kimselerdir. İbn Arabî’nin yetişmesinde bu kişilerin tesirleri olduğu yine kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır. O’nun görüşlerini takdir edenler, tasavvufta otorite oluşunun kendisine “Şeyhü’l-Ekber”, dinî ilimlerde müceddid (yenileyen) oluşunu da “Muhyiddin” lakaplarını vererek ifade etmek istemişlerdir.

İbn Arabî’nin doğduğu dönemde Mürsiye, Muvahhidler’in idaresi altında bulunmakta ve kumandan İbn Merdeniş tarafından yönetilmekteydi. İbn Arabî sekiz yaşına gelinceye kadar Mürsiye şehrinde ikamet eden ailesi, bir süre sonra Endülüs’ün o sıradaki başşehri olan İşbiliye’ye (Sevilla) göç etti. Bölgenin emiri Ebu Yakup el-Muvahhidî kültüre önem veren bir devlet adamıydı; felsefe, tıp, astroloji ve edebiyata da özel bir ilgisi vardı. İbn Arabî, İşbiliye’de böyle bir kültür ortamında bulûğ çağlarında bir manevî işaretle inzivaya çekilip kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazen on dört ay kadar süren bu halvet ve riyazetlerin neticesinde mârifet kapılarının kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler.

İbn Arabî, ilk Kur’an derslerini Ebu Abdullah el-Hayyat adlı bir kişiden aldı. Âlet ilimlerinin sûfî olmayan kimselerden de alınabileceği görüşünde olduğundan İbn Hubeyş, İbn Ât, İbn Baki ve İbn Vâcib gibi hadisçilerden hadis okudu. On sekiz yaşında iken Lahmî’den kırâat-i seb’a, aşere ve takrib öğrenimi gördü. Kadı İbn Zerkün’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet aldı. Bu suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murâkabeye daha fazla yönelen İbn Arabî 1184 yılında seyrü sülûkunun henüz başında iken bazı tasavvufî makamlara ulaştı. Yirmi altı yaşında iken Ceziretü’l-hadra (Algeciras), Sebte (Ceuta), Fas ve Tilimsan yoluyla Tunus’a giden İbn Arabî bir süre burada kalarak aralarında, daha sonra Fütûhâtü’l-Mekkiyye’yi kendisine ithaf edeceği Şeyh Abdülaziz el-Mehdevî’nin de bulunduğu Sûfîlerle görüştü. Merakeş’te iken aldığını söylediği mânevî bir işaretle 1200 Doğu’ya doğru yola çıktı. Mekke’ye kadar gidip ilk haccını yaptı. 1201’de Tunus’a giderek Abdülaziz el-Mehdevî ile görüştü. Aynı yıl hacca gitmek üzere Mekke’ye goğru yola çıktı. Halil kasabasındaki ikameti esnasında İbrahim Camii’nin imamı Zahir el-İsfahani’den Hakim et-Tırmızi’nin eserlerini okudu. Bu arada Kâbe’yi muhatap alarak yazdığı mektupları Tacü’r-resâ’il adlı kitabında topladı. Yirmi üç yılda tamamlanan Fütûhâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada yazmaya başladı.

İbn Arabî Mekke’de yaklaşık iki buçuk yıl kaldıktan Musul’a geçti ve Musul’da üstadım dediği Hanefi ulemasından Ahmet el-Mevsili el-Mukri’nin yanı sıra Ebu’l-Hasan Ali b. Ebü’l-Feth ve Ali b. Abdullah b. Cami gibi âlimlerle sohbette bulundu. Musul’da bir yıl kadar kalan İbn Arabî, 1202 yılında Urfa, Diyarbakır, Sivas üzerinden Malatya’ya geldi. Bağdat’tan bu yana Sadrettin Konevî’nin babası Mecdüddin İshak kendisine refakat etmekteydi. Bu sırada ikinci defa Anadolu Selçuklu tahtına çıkan I. Gıyâseddin Keyhüsrev eski dostu Mecdüddin İshak’ı Konya’ya çağırınca İbn Arabî de onunla beraber Konya’ya gitti. İbn Arabî bir müddet daha Konya’da kaldı, bu arada Evhadüddin Kirmânî ile görüştü. İbn Arabî, Halep ve Sivas’a yaptığı seyahatlerden sonra 1218 Malatya’ya yerleşti. Dostu Mecdüddin İshak vefat edince vasiyeti üzerine dul kalan hanımıyla evlendi.

Dımaşk’a yerleştikten sonra kendisine vâkî olan mübeşşiratta, Hz. Peygamber’in elinde bir kitapla zuhur ederek, “Bu elimdeki, hikmetlerin yuvalarını (füsûsü’l-hikem) gösteren bir kitaptır, bunu al ve faydalanacak kimselere açıkla” dediğini nakleden İbn Arabî, bu işaret üzerine Füsûsü’l-Hikem’I 1230 yılında burada telif etti. Daha sonra zamanının büyük bir kısmını Fütûhâtü’l-Mekkiye’yi gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya ayırdı. İlk nüsha üzerine birçok ilâve ve tashih ihtiva eden bu ikinci nüshayı vefatından bir yıl kadar önce tamamladı.

İbn Arabî, ilk evliliğini İşbiliye’de iken yaptı. İkinci defa Mekke’de Haremeyn Emiri Yunus b. Yusuf’un kızı ile evlendi. Bu evliliğinden Muhammed İmadüddin adındaki oğlu oldu. Üçüncü evliliğini Malatya’da Sadrettin Konevî’nin dul annesi ile yaptı. Dördüncü olarak Dımaşk Mâlikî kadısı Zevâvî’nin kızı ile evlendiği kaydedilmektedir.

22 Rebiülâhir 10 Kasım 1240 tarihinde Dımaşk’ta vefat eden İbn Arabî, Kasiyun dağı eteğindeki Salihiye semtinde bulunan Kadı Muhyiddin İbnü’z-Zeki ailesinin kabristanına defnedildi.

İbn Arabî çok sayıda eser vermiş bir müelliftir. Etrafındaki kişilerin talepleri üzerine eserlerinin bir listesini çıkarmaya birkaç defa teşebbüs ettiğini, ancak bazı kimselere verilip iade edilmeyen kitapları olduğundan ve geçmiş zamanla fazla meşgul olmayı doğru bulmadığından bu listeleri tam olarak oluşturamadığını söyleyen İbn Arabî, ilk liste çıkarma teşebbüsü olan el-Fihrist’te 248 kitabının adını zikretmiştir.

Vefatından yaklaşık altı yıl kadar önce Eyyûbîlerden Gazi el-Melikü’l-Muzaffer Şehâbeddin’e verdiği el-İcâze’deki ikinci listede bu sayı 289’an ulaşmaktadır. Her iki listedeki mükerrerler hariç toplam 289 eserden ancak 98’i günümüze ulaşmıştır.

İbn Arabi’nin önemli bazı eserleri şunlardır:

el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye: Müellifin en büyük ve en temel eseridir. Diğer eserlerinin bu kitabın ilgili bölümlerinin birer zeyli olduğu söylenebilir. İkinci defa bizzat kendi eliyle yeniden yazdığı otuz yedi ciltlik nüsha İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesindedir.

Füsûsü’l-Hikem: Müellifin en önemli eserlerinden sayılır. Sadreddin Konevî’nin eliyle yazılan ve müellifi tarafından görülen nüshası İstanbul İslâm Eserleri Müzesindedir.

el-Cem ve’t-tafşîl fî esrâri’l-me’anî ve’t-tenzil: İbn-Arabî, Kehf Sûresinin 60. âyetine kadar getirdiği bu tefsirin altmış dört cilt olduğunu söyler. XX. Yüzyılın başına kadar mevcut olduğu rivâyet edilen eser halen kayıptır.

et-Tedbîratü’l-ilâhiyye fî islâhi’l-memleketi’l-insaniyye: İbn Arabî bu eserinde, Aristo’ya nisbet edilen siyasete dair bir eseri kendi sistemi bağlamında yeniden kaleme almıştır. Eser Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiştir.

Tercümânü’l-eşvâk: Altmış bir gazelle bunların şerhi olan ez-Zehâ’ir ve’l-‘alak adlı eserini ihtiva eden bu kitap Reynold A. Nicholson tarafından İngilizce’ye, Mahmut Kanık tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

İbn Arabî’nin basılan diğer bazı eserleri de şunlardır: Risâletü’l-envâr, el-İsfâr’an netâ’ici’l-esfâr, el-İsrâ’ile’l-makami’l-esrâ, Rûhü’l-kuds, et-tecelliyâtü’l-ilâhiyye, Anka’ü mugrib fî ma’rifeti hatmi’l-evliyâ’ve şemsi’l-mağrib.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/5/2008 - HAYAT SAHNESİ

Kategori: hikaye

a
Hayat sahnesi siyah beyaz.... Ara sokaklardan yukarı çıkan merdiven de... Bir çocuk uyuyor, masum gözlerinin ışıltıları göz kapaklarının ardında gizli. Bir siyah-beyaz adam ney üflüyor. Sırtını duvara yaslayıp oturmuş bir ihtiyar teyze adama bakmakta...
Neyin sesi teyzeyi alıp gençliğine götürüyor ve o, genç bir kızken aynı duvara yaslanıp dalgın gözlerle semaya baktığını hatırlıyor. O zaman teyze daha güzel ve alımlı, gözleri kocaman ve kenarları kırışmamış. Ve ayakları yorgun düşüp şimdiki gibi yere oturuvermemiş, genç kız ayakta duruyor... Şimdi siyah beyaz ney tutan ellere bakan gözler, o zaman göklerde… Ama derinlerdeki düşünce, aynı düşünce…
Teyze o zaman genç, dünya renkli ve güneş ışığının vurduğu kapı tokmaklarında renkler karmakarışık. Deniz ışıl ışıl ve sapsarı çiçeklerde damlacıklar parlamakta. Akşam olduğunda güneş Ayasofya'nın üzerinde kızıllaşıyor ve teyzenin avuçlarında Paris kararıyor. Yanında kendini sarmalayan zarif bir delikanlının silueti ve Eyfel parmaklarının ucunda. Delikanlı kulağına fısıldayarak onu oteline davet ediyor. Oysa dört mevsim mercimek kokan evinde onu bekleyen anne ve babası...
a
İstanbul'da ortasından merdiven çıkan dar sokaktaki genç kız, evden her yalnız ayrıldığında Paris'i yaşar, Paris hayali onu bembeyaz bir martı yapar ve bütün sevgililerin üzerinden uçururdu. İskelelerdeki kayıklar bir başka güzel görünürdü bu hayalle. Sabahları kız kulesi onu çağırırken, yeni çıkan taze simitler hayat sahnesindeki bu taze genç kız gibi kokardı. Uyanıp ayna karşısında tıraş olan beyefendiler sanki her sabah onun için süslenirlerdi. Dükkanlar sanki onun için açılır, hayat onun için başlardı her sabah... Onun hayat sahnesi bazen Paris, bazen Fransız delikanlının zarif elleri, bazen de akıp giden Sen Nehriydi. Ama akşamları perde üzerine kapanınca, seyirciler dağılırken sahne, mercimek çorbası kokan iki odalı eve dönüşürdü.
Yoksa oraya sahne değil de zindan mı demeliydi geceleri. Karanlıktan korkan ve şafağı dört gözle bekleyen hücre cezalısı bir mahkûm gibi yatağında dört döner, bir türlü uyuyamaz, bunalıp daralır, kimi zaman canına kıymak aklına gelir de doğacak günün hayaliyle kendini yatıştırdığı bile olurdu…
Yaşı biraz daha ilerlemişti genç kızın, olgunluğa doğru küçük küçük adımlar atmaya başlamıştı. Bir akşamüzeri Kadıköy’den Eminönü’ne geçiyordu vapurla. Dondurucu bir soğuk vardı, her taraf karla kaplı ve dalgalar, vapuru batıracakmışçasına sallıyordu. Ayakkabıları su geçirdiğinden ayak parmakları buz kesmişti ve onları hissetmiyordu. Evden çıkarken ayakkabısının su geçirdiğini pekâlâ iyi de biliyordu ancak bu onun yalnız gezmesine, denize bakarak düşüncelere dalmasına ve böylece hayatı anlamlandırmaya doğru bir kulaç daha atmasına engel olabilecek kadar büyük bir sebep değildi.
Soğuk havadan dolayı vapurda tek tük insanlar vardı her zamankinin aksine. Cam kenarına, kaloriferin olduğu yere ilişti fakat kaloriferin yanmadığını fark etti. Etrafına baktığında, diğer kalorifer peteklerinin başlarındakiler ellerini ısıtıyorlardı. Demek ki sadece kendi önündeki petekte arıza vardı, kalkıp başka bir cam kenarına oturdu. Evet, bu cayır cayır yanıyordu fakat onun elleri değildi ki üşüyen, ayaklarıydı. Çaktırmadan etrafını yokladı ve kimsenin kendisiyle ilgilenmediğine emin olunca çizmesinin tekini çıkarıp ayağını kalorifer peteğinde gezdirmeye başladı. Çorabından buharlar çıkıyor ve yavaş yavaş ayağının ısındığını hissediyordu. Bir yandan da etrafını kolaçan etmeyi unutmuyordu. Sonra diğer ayağını da ısıttı, çorapları şimdi kurumuştu ama ıslak çizmeleri giyince tekrar ıslanacak ve ayakları yine donacaktı. Olsun, bunlar şu an asla problem değildi. Oysa bir genç kıza, artık çocuk olmayan bir genç kıza böyle bir durum ne kadar iç yaralayıcı olurdu fakat şimdi onun dünya umurunda değildi. İç dünyasındaki bu değişime kendi de şaşmıştı, etraftan utanarak kızarıp bozarmıyor, aksine içinde kanat çırpan mutluluğu özgür bıraktığını seziyordu.
O an hiç kimseyi ve hiçbir şeyi düşünmüyor, hiçbir hayal kurmuyordu. Fakirlik veya zenginlik dertlerinden çok çok uzaklarda ve kafası bomboştu. Fakirlik tamam da zenginlikte mi dertti, dünyaya dair her şey; iş, okul, insan ilişkileri, hayaller ve her şey... Evet, nefes alıp verdikçe tüm rüya ve fikirlerin boşaldığını hissediyor, hafifledikçe hafifleyerek adeta denizin üzerinde havalandığını sanıyordu. Tek bir şeyin tınısı vardı boşalan kafasında; hüzün verici bir musiki… Daha önce nerede duyduğunu hatırlayamadığı bir musiki sesiydi. O ses miydi kendisini rahatlatan, yoksa bu muhteşem manzara mı, yoksa şekiller çizerek uçan şu martılar mı, ya da vapurun sesi miydi? Biraz sorgulayıp sonra vazgeçiyor ve kendini ritmin akışına teslim ediyordu. Sonra yine düşünüyor; “Ama hangi ritim?” Müziğin mi, suyun akışının mı, vapurun sallanışı veya bulutların hareketi mi, yaklaşan karadaki insanların adımları mı yoksa yanı başındaki çay karıştırma sesleri mi? Her şey bir ritim içinde ama en garibi de zamanın ritmi, onun ritmi kendisini alıp evirip çevirmiş, birkaç yıldır kurduğu hayalleri bir an içinde yıkıp geçerek düşünce dünyasını allak bullak edivermişti.
Boğaziçi’ni seyrediyor, çırpınan dalgaların sesine kulak veriyor, yavaş yavaş kararmakta olan gökyüzünü ruhunun her zerresine sindirircesine gözüyle didik didik ediyordu. Karşıdaki ışıklı apartmanlara bakıyor, içlerinde ne tür aileler yaşadığını kısa bir süre tahayyül etmeye çalışıyor, sonra her şeyi boş verip derin bir nefes çekerken sanki İstanbul’u içine çekiyordu. Hiçbir yeri bu şehri sevdiği kadar sevmediğine karar verdi, hatta seviyor denemez aşıktı. Eski hayalleri aklına gelip gülerken, o an “Sadece Boğaziçi’ni yaşamak, doya doya yaşamak ve onu yalnız yaşamak dünyanın en büyük mutluluğu” diye aklından bu geçenlere isim koymuştu: En büyük mutluluk… Dünyada başka hangi mutluluk vardır ki ruhu bu derece özgür hissettirebilsin, hayatın manasını bir anlık insana gördürebilsin, yalnızlığı bu kadar sevdirebilsin… Yalnızlık ki ona düşünce kapılarını son haddine kadar açan, yalnızlık ki karşıdaki ışıklar yanan apartmanlardan, Boğaziçi Köprüsünden, gökyüzünden çıkıp, dalgalar ve kuşlara dokunup gelerek ayağını yerden kesen o büyülü rüzgarın tadına vardıran… Ah o rüzgâra benzer büyülü şey yok muydu? Vapurun kalın camlarından soğuk fırtınanın zerresi geçemezken o şey nasıl da bedenini delip geçebiliyor ve ruhunu havalandırıveriyordu. Evet, o sadece bir rüzgar olamazdı, bambaşka bir şeydi ve dalgalardan, gökyüzünden, apartmanlardan falan gelmiyordu, hepsinin çok gerisinden, ötelerden, çok uzaklardan geldiği belliydi. Bu sahnenin bir yazarı olmalıydı değil mi?
Hayat sahnesi siyah beyaz... Ara sokaklardan yukarı çıkan merdiven de... Bir çocuk uyuyor, masum gözlerinin ışıltıları kapaklarının ardında gizli. Bir siyah-beyaz adam ney üflüyor. Sırtını duvara yaslayıp oturmuş bir ihtiyar teyze adama bakmakta... O zaman göklere bakan gözler, şimdi siyah beyaz ney tutan ellerde… Ama derinlerdeki düşünce, hep aynı düşünce…

a

Mustafa ÇOLAK
"filbahar 4"

 

filbahar 4. sayı yayında:

www.filbahar.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - GAYE

Kategori: fikir

         “Ben size şah damarınızdan daha yakınım.” İyice düşünülesi, düşündükçe düşünülesi, inceler incesi varlık hakikatı. Tüm varlık, bu mukaddes cümlede gizli. “Ol” emriyle olan her şeyin, O’na karşı konumu bu cümlede.

          Şah damarınız kadar değil, şah damarınızdan daha yakınım. İçimizin de içinde, ruhumuzun en derinlerinin de derininde, beyin hücrelerimizin her bir atomunun da içinde ve aynı zamanda her şeyin dışında, bir bilgenin ifadesiyle; “ötelerin ötesinde, en ötenin de ötesinde…” Her zerrenin sahibi, içte ve dışta görünen-görünmeyen her şeyin mutlak hâkimi.

          Eşsiz sanat şaheserleri zaman ve mekan mefhumlarının yüce tasarımcısı, zamanın ve mekanın her an içindeyken ve her ikisini de her an şekillendirirken, ezel ve ebed arasındaki her şeyden haberdar. Ezel’i, ebed’i ve arasını yaratan, her an, her zamanda ve her mekanda.

          Görünürde yok; bakmak, yokluk içinde var; görmek. O’na her an bakarız, her an göremeyiz. Yol; görmeyi istemek, görmeye çabalamak. Şeyleri değil, eşyanın maverasına nüfuz edebilmek

          Necip Fazıl, düşünce çilesiyle kavrulduğu yılların ardında eşyanın hakikatına şöyle varıyor: “Gördüğümüz her şey O’mu? Hayır, hiçbir şey O değil, O’na bir perde. O her şeyin ardında ve her şey O’ndan bir yansıma.” Yarattığı her şey birer ayna, aynada görünenlerse O değil, birer yansıma. İnsan ruhunun da özü O değil, O’nun nuru fakat zâtı değil. Ancak O, şah damarımızdan da yakın…

          Görmeyi başarabilecek yegâne varlık, yeryüzüne hakim olarak gönderilen insan. Dağın taşın kabul edemediği sorumluluğu sırtlanmış insan. Her an; “beni ye, beni kokla, benim güzelliklerimi seyret, benim çıkardığım hoş sesleri dinle, beni okşa…” diye seslenen, insanda fenâ olmak için var olduğunun farkında olan nebatat ve hayvanatın efendisi insan. Buna cevâben onların yaratıcısında kendini bulması gereken insan.

          Nebat ve hayvan acele etmez, her an Rabb’ini zikreder ve yaratılış gâyesine ulaşacağı günü, insanda fenâ olacağı o günü sabırla bekler. Yenilerek veya koklanarak muhakkak bir yönüyle gâyesine ulaşacaktır, bilir, inanır ve bekler. İnsan da bir yandan dünyevî görevlerini yerine getirirken, inanç ve sabırla her daim düşünecek ve fenâ olacağı günü heyecanla bekleyecektir. Onlardan bizi ayıran “düşünce” ve meleklerden insanı ayıran “nefis” emanetleri doğru kullanıldıkları takdirde “Allah’ın yeryüzündeki halifesi” makamının hakkı verilmiş olunacaktır.

          Yaratılış gâyemiz O’nu bilmek ve O’nu bulmak ve kendimizi tanımak. Anlam bu, çile bu, hüzün ve neşe bu. O’nu bulmak, aslında O’nu aramak. Arayan bulur mu, bulan aramış mıdır? Arayan, ne arayacağını bulmuştur ki arıyordur. Aramak bulmak, bulmak aramak ise, gâyeyi saptamak o derece önemli; yolunu, istikametini bilmek öyle mühim. Dolayısıyla aramak ve bulmak eş zamanlı.

          İstikamet üzereysen düz giden araba gibi selamettesin, varacağın yere ağır ağır gidiyor da olsan varırsın. Yoldan bir an saptıysan kaza kaçınılmazdır.

          Gaye Allah. İstikamet, dikkatli şöförün kullandığı dümdüz giden araba, peki yol…

          Aynı örnekte kaza anı, diğer kaldırımda yürüyen bir insan, duruyor. Arabadan inip birbirlerine şaşkın gözlerle bakan iki kişiyi izleyerek düşünmeye başlıyor: “Olay on saniye erken veya geç olsa ben burada olmayacak ve bu kazayı görmeyecektim, neden benim gözümün önünde oldu? Araba karşı kaldırıma değil de benim üzerime doğru gelebilirdi, neden öbür tarafa savruldu? İçindeki adamlar da ölmedi, ya ölselerdi? Ya ölseydik? Belki kaza, belki hastalık sebep olacak ama olması gereken mutlak son, yani mutlak başlangıç bir gün mutlaka olacak. Bir anlık yolundan sapan adama bak, ne hale geldi. Ben istikametimde sabit miyim?”

          Çevredeki kalabalık, kazanın görünür sebeplerini tartışırken, adam arkasına dönüp düşüncelerine dalarak oradan uzaklaşıyor. İşte yol, düşünen  gözle bakma yolu…

          Sabah kalkmak gâye için, güne başlamak gâye için, adım atmak, otobüse binmek, insanlarla konuşmak, ekmek paran için çalışmak, dinlenmek, yemek yemek, gezmek ve ibâdet etmek, her şey gâye için. Ve yazmakta gâye için, bir anlık yoldan sapışın geri dönüşü olmayan felaket olduğunun bilincinde yazmak, yokluk içindeki Var’ı bulmak(aramak) için, sadece O’na ulaşabilmek için yazmak…

          Çok büyük engeller gibi görünen zaman ve mekan, eşyalar ve olaylar şah damarımızdan da yakın yaratıcımızın eseriyse; O’na ulaşmak, bir anda her şeye ulaşmak. Ve O, “Hiçbir yere sığmam, mümin kulumun kalbi müstesna” diyorsa; gâyemiz çokta uzakta değil. Kafamızla kalbimiz arası üç karışlık mesafe…

 

Mustafa Çolak (edebi fikir /şubat/)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/2/2008 - HUZUR'A GİDEN YOL... AHMET HAMDİ TANPINAR

Kategori: fikir

 

  “Derin ve sağlam düşünce bir tek noktaya bakar: Ölüm! Veya başıboş çılgınlık, yani hayat!” İşte kendisinin tek cümlesiyle Tanpınar’ın fikriyatı…

           Tüm insanların gördüğü bir tek hayat ve herkesin kendi aklında kurduğu, yaşayan insan adedince görünmeyen hayatlar… Bir âlem içinde milyarlarca âlem birbirinden habersiz… İç dünya, yani düşünce ve hayal dünyası, dış dünya kelimelerin dünyası… Birbirini tamamlayamayan tamamen ayrı âlemler… Ömrü boyunca iç dünyasını yazmaya çalışmış bir yazarın bütün kitaplarını okusak da onu anlayamayacağımız kadar ayrı…

            Ve sonsuzluk… Orada her insanın iki âlemi değil, tek bir âlem vardır zamandan ve mekândan münezzeh olan. Derin düşünen insan, işte bu sonsuzluğa geçiş çizgisine, yani ölüme bakar ve kimsenin kimseyi anlayamadığı bir dünyada hala çırpınmaya devam etmek zorunda oluşu, onun çehresinden hüznün akislerini eksik etmez.

            Ahmet Hamdi’nin de hüzünlü gözleri, heybetle çağlayıp köpüren suları, kızıllaşan güneşin ihtişamlı töreniyle ufuklarda kayboluşunu, göklerde şekiller çizerek göç eden kuşları, tabiatın mensubu her zerreyi ince ince süzerken, düşüncesini adım adım ölüme kaydırıyor ve konusu her ne olursa olsun her düşüncesinin sonunu ölümle düğümlüyordu. Çünkü ölüm üzerine kurulan kâinatta insanlar ona ister başlangıç ister bitiş desin, mevcut her şeyin ölüme mahkûm oluşu, geniş görüşlüler için diğer tüm mevzuları bırakıp üzerine düşünülmesi gereken en mühim gerçektir ve hangi düşünceyi enine boyuna irdelemeye kalkarsak, açacağımız belki yüzlerce kapının ardında son açtığımız kapı ölüme açılandır. Zihnin hudutsuz ufuklarına açılan bu kapıların anahtarlarını aramayan dar görüşlüler ise Ahmet Hamdi’nin deyimi ile ‘başıboş çılgınlığa’ kendilerini vermişlerdir.

            23 Haziran 1901’de İstanbul’da doğan Tanpınar, onüç yaşındayken Musul’da bulundukları sırada annesini kaybetti ve bu ölüm, iç dünyasında eserlerine de yansıyacak derin izler bıraktı. Liseyi Antalya’da bitiren delikanlı, yıllar sonra Antalyalı liseli bir gence gönderdiği mektupta estetiğinin temelinin nasıl atıldığını şöyle anlatacaktı: “Sizin sahillerinizde, o denize bakarak, o lodos dalgalarını seyrederek, benim gençliğimde şimdikinden çok az verimli olan meyva bahçelerinde dolaşırken yavaş yavaş bir hülya adamı oldum.” 1 Antalya sahillerinde ölüm fikri ve o güne kadar okuyup tanıdığı birçok şair Ahmet Hamdi’yi, belki o zaman kendisi farkında olmasa da Türk edebiyatı tarihine bir daha silinmemek üzere adını kazıyacağı günler için yetiştirmeye başlamışlardı bile. Kavramları sorgulamaya başlayarak iç dünyasına henüz ilk adımlarını atan bu toy hülya adamı, olgunlaştığında aşk ve ölüme karşı bakış açısını şöyle yansıtacaktı: “(…)bu iki mefhumdan birini, ötekini hatırlamadan hiçbir zaman düşünmedim; hatta onlar benim için eş doğmuş mefhumlar değil, birbirini tamamlayıcı yegâne hakikatlerdir. İnsan zekâsının bu ikiz kanadı, hayat aynasında daima yan yana çırpınırlar. Büyüğe, bütüne, kemale ancak onlara eriştiğimiz, bu tecrübeleri nefsimize mal ettiğimiz zaman vasıl oluruz. Şiirin, sanatın tebessümü ancak bu iki müntehanın arasında doğar, hakiki hayat, Hayyam’ın şiirlerindeki destiler gibi ölümün elinde yoğrulur, aşkın ateşinde pişer ve tam kıvamını bulduğu zaman yine ölüm onu ebediyetin kucağına atar.” 2

             Özellikle Antalya ve denizin, Tanpınar’ı şair ve romancı yapan en büyük etkenlerden biri olduğunu ‘Huzur’ romanındaki bahislerden de anlamak mümkündür. Hastane başındaki kayalar, güvercinlik ve deniz, roman kahramanlarından Mümtaz’ın hayatının köşe taşlarıdır.

             Ahmet Hamdi’yi edebiyatımızın vazgeçilmezlerinden yapan, dile hâkimiyetini ve üstün sanat yeteneğini ortaya koyan, ‘güzel’e olan sevdası sonucu yazdığı Huzur romanıdır. Gerek olay örgüsü, gerek tahliller, gerek dil yapısı, ona hangi açıdan bakılırsa bakılsın dünya klasikleri arasında yer alması gereken bir şaheser olduğu açıktır ve Türk edebiyatı’nın bugüne kadar yazılmış ‘en güzel’ romanları arasında, mihenk taşı ve gurur kaynağı diyebileceğimiz romanlarımızdandır.

             Diğer usta muharrirleri, “Huzur’u nasıl övsek, nasıl anlatsak layık olur…” kaygısına düşürebilmeyi başaran bir yazarın, elbette uçsuz bucaksız bir iç dünyaya sahip olmasının yanında, çağdaşlarından farklı olarak bir de ilim ve kültür deryası olması gereklidir ve Tanpınar’ı Tanpınar yapan da zaten bu özelliğidir. Lise ve üniversitelerde uzun yıllar hocalık yapan Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar, pekte birbiriyle örtüşmeyen ilim adamı ve sanatçı kimliğini bir arada taşımayı başarabilen nadir aydınlardandır. Zira üniversitelerde halen ders kitabı olarak okutulan ‘XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ eseri eşsiz bir bilgi ve kültür birikiminin enfes sanatsal üslupla kaynaşmasına verilebilecek en güzel örneklerdendir. Birol Emil’in sözüyle: “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, her satırında ilim ve sanatın birlikte yürüdüğü büyük bir terkip eseridir. Edebiyat tarihimiz sahasında belki pek az şey, bu kitabın bin sabırsızlıkla beklediğimiz ikinci cildinden mahrum kalışımız kadar telafisiz bir kayıp olmuştur.”

             O, ne sadece ilim adamıdır, ne de sadece sanatçı, ne sadece doğuludur, ne de sadece batılı… Tek sıfatla nitelemek imkânsızdır onu, muhteşem sentezlerin yumuşak yüzlü adamıdır. Yalnızlığı değil, cemiyet içinde inzivayı tercih eder ve kendi kültürünü herkesten çok seven bir şarklıyken, aynı zamanda da herkesten çok bir batı hayranıdır. Bu, onun hayatının bir bölümünde yaşadığı karmaşanın göstergesi değil, ömrü boyunca savunduğu temel görüşüdür. Hiçbir zaman doğulu veya batılı olduğunu söylememiş, hep ikisini beraber kullanmış, her zaman hem garplı hem de şarklı olduğunu ısrarla vurgulamıştır. “Ağaç güneşte serpilir fakat toprağın derinliklerindeki kökü ile beslenir. İnsanoğlu kendi ferdiyetini bile ancak içinde yaşadığı cemiyetle idrak eder.”3 sözüyle cemiyete verdiği önemi ve sevgisini aksettirirken bu konuya da yeterince açıklık getirmiştir.

 Nitekim genç yaşta şiirinin temeli de bu şekilde atılır. Bir yanda Ahmet Haşim ve Yahya Kemal, diğer tarafta Valery, Gide ve Baudelaire onda şairlik ruhunu uyandıran isimlerdir. 1919’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine girince kendini derinden etkileyen hocası Yahya Kemal sayesinde de divan şiirini ve musikiyi sevip, sonunda sanatsal bir ereğe yönelerek, biçimsel özelliklere; ölçü, uyak ve ahenge önem vererek şiirler yazar.

           Şiirlerini belli bir kafiye örgüsüyle yazıp şiirde şekle önem veren şairlerdendir.Ona göre şiir: “Kanatlı söz” dür. Kelimeleri sadece yerli yerine oturtmak değil, “Onları plastik bir madde gibi eğip bükmek, yoğurmak, yani göz ve kulağa ait bütün unsurları form endişesinde kullanmak gerekir.” diyor ancak zamanının genç şairlerinden Orhan Veli ve onun tarzında yazanların lügat ve ifade zenginliklerine de hayranlığını gizlemiyor, onları takdir etmekten başka çaresi olmadığını biliyordu. Çünkü Türkçe’ye son derece vakıf olmuş bu genç şairler, şiirlerinde dilimizin en güzel yanlarını ortaya çıkarırken, kelimelerle satranç ustası gibi oynuyorlardı.

          Bir konuşmasında: Şiir kendisi için, roman hayat ve insan içindir diyebiliriz… Şiir ‘ben’ in peşindedir. Ama o ben, ben değilim artık, benim bir halimdir… Şiir hülasa zamansızdır. Benim roman ve hikâyeciliğim belki de şiir için gerekli bu zamansızlığı temine yarar.” 4 diyerek hislerinden, anılarından, düşüncelerinden roman ve hikâyeleri sayesinde kurtulup şiirlerinde serbest kaldığını söylüyor ve kısaca roman, hikâye ve şiirinin amacını açıklıyordu.

             Dış dünyanın yalanından, düzen ve hilesinden şiir ve musikiyle uzaklaşıp hayatı boyunca aradığı ‘en güzel’e varmayı amaçlayan “bu güzel aşığı”, gönül adamı, elbette ki şehri İstanbul’a da âşıktı. Beş Şehir kitabında anlattığı beş şehirden ilk dördü kitabın yarısını işgal ederken, İstanbul’un tek başına diğer yarısını doldurması, bu aşkın belirtilerinden biriydi. Ve sevgisi asla yapmacık değildi. Fetih yıl dönümü hasebiyle yapılan kutlamalardan sonra fetih haftası geçince İstanbul’u unutup adeta bir kenara iten, tarihi eserlerine gerekli ilgiyi göstermeyen, ormanlarını yakıp kül eden, yüzlerce yıllık hatıralarımızı ve tarihimizi yalnızca kitaplarda yaşatan yapmacık sevgi gösterisi yapan zihniyetlere makalelerinde kızarak uyarıda bulunmasının bir şey değiştirmediğini görmek içini yakıyordu. O İstanbul’a gerçek bir sevgiyle bağlıydı ve bir akşam, bir boğaz köyünden Süleymaniye’nin, Fatih’in minarelerini pırıl pırıl yanar görerek bu güzelliklerin beş yüz seneden beri bizim olduğunu düşününce, fethi kendisi için bir kere daha kutlamış oluyordu.

            İlim adamı, hikâyeci, romancı, şair ve kısa bir dönem milletvekili… Onun bir sevda adamı olduğu malum ancak kendi sanatkâr tanımına göre ne kadar sanatçıydı? “Hiç ihtiyar kadınların, ömürlerinde bir kere sevmiş olmanın gururuyla gözlerinin nasıl parladığına dikkat ettiniz mi? Benim için en büyük sanatkârlar, kendi mütevazı ve isimsiz ömürlerinde aşkın cennetini yaratmak suretiyle ölümü iradelerine muti edenlerdir.” 5 diye tanımlamıştı sanatkârı zira.

 Meşhur uzun cümleleriyle bizi yoran eserlerinin kapaklarındaki resimlerde hüzünlü gözleri ve yumuşak tebessümüyle bizlerle yaşamaya devam ediyor. Ne içinde zamanın, ne de büsbütün dışında…

 

1: A. H. Tanpınar  Biyografi sf.17 / Ümit Meriç,Selma Ümit Karışman / Etkileşim Yayınları

2: Yaşadığım Gibi sf.134

3: Yaşadığım Gibi sf.47

4: Varlık d. 536 15 Ekim 1960 / M. Menemencioğlu ile konuşma

5: Tasvir-i Efkar / Ocak 1941

 

Mustafa Çolak (edebi fikir /şubat/)

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/2/2008 - AN VE HÜZÜN

Kategori: deneme

Bir beyaz kağıda yazmaya başlamak ne kadar zor, tüketmek ve tükenmek “an” kadar basit. Bir an'ı tüketmek kişiye ne kadar zorsa, beyaz kağıda başlaması ona o kadar basit. An'ı yaşamakta zorlanandır yazarken yaşayan kişi.


Hayat basittir ve an'lar geçer gider bir damla 'gerçek' göz yaşından mahrum. Hayat basittir ve durmadan akar iç titremesi nedir habersiz. Hayat basittir ona bakan gözün basitliğince. An'dır hayat, ne dakika ne saniye... An'dan habersizdir hüzünsüz bakan kişi...


Bir an ki; yürekten kopan bir şey çıkıyor göğüsten yukarı doğru, an içinde tek bir 'şey' var beş duyu organında, beden kaskatı ve ruh büklüm büklüm o şey'in haşyetine gebe: Hüzün... Anlar üstü an'ın maşuku, efendisi, sahibi hüzün...


Hüznün de bir sahibi var; insan. Boş kağıdı doldururken dolar, onunla dolar boşalmamacasına ama bir de gözyaşı vardır beklenmedik zamanda çıkagelen. Gelince fark etmiştir ancak onu hüznün sahibi. İşte yine gözyaşıyla terk etmektedir hüzün bedeni. Yakın bir zamanda tekrar ruhtan çıkışını yapacağı an yine gelecektir. An gelecek ve hüzün de gelecektir. Ruhun bir köşesinden, en güzel köşesinden yaşamı tattırmak için çıkıp gelecektir.


Hüzünde an, an da hüzün gizli. Ve her ikisi de ruhun mayasında gizli. Birbirlerini kollar, paslaşarak yaşarlar. Çünkü beraber yoğrulmuşlardır, birbirleriyle bütündürler. Biri mekan, diğeri zamandır, biri somut, diğeri soyuttur. Kimi zaman hüzün çöl, an sudur. Kimi zaman hüzün nâr, an odundur. Bazen hüznün geldiği an ruh rahatlar, bazen daha çok özlemi artar, yanar. İnsan bu, dünya gibi döner durur. Uzaktan belli olmasa da üstünde yaşayanlar bilir; mevsimler değişmektedir.


Kimi insanlar da vardır ay gibidir, döner, sadece döner, uzaktan bakınca da yaşam yoktur, yanına varınca da... Ne için döner, ne için yorulur bilmez. Ay olmak onun için yeterlidir, sadece dönmek kafidir. Ama en azından geceleri dünyayı aydınlatmaya yardımcı olur, ya diğer gezegenler, ya uzak yıldızlar, peki ya meteorlar...

 

Mustafa Çolak

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

" Fikir sahibi olmaya mal sahibi olmaktan fazla ihtiyaç duyacağımız gün gerçek zenginliğin sırrını bulacağız." Peyami SAFA

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

  • deneme
  • fikir
  • hikaye
  • iktibas
  • kitap
  • siir
  • Arkadaşlarım

    hakantokbas
    parmakucuedebiyat
    ebruyucel1985
    zemheriedebiyat
    suskunadam
    Ozdemir
    mnz
    siirimsilerle
    aslihal
    eslemnokta
    kaleminsahibine
    ibrahimsaki
    zeynepinhobileri
    geleceginyok
    sudeasya
    kurtubadergi
    SessizSenfoni
    ozguryelken
    ilayusuf
    griya
    ZehraCemre
    adigebatur
    biryaprakmisali
    susacakvar
    sepia17
    bASKa
    edebiyatfm
    birdenizkizi
    fuzulimecnun
    ibnarabi
    sufikalbi
    sahradaesinti